*
ACP * Kullanıcı Paneli * Üyeler * Arama * Pano Kılavuzu

Kayıt OlOturum Aç


| Sistem saati: 09 Eyl 2010, 19:50

Pano anasayfası » DİĞER KONULAR » Düşünce - Bilim » Düşünce - Bilim

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ DST ]






Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 
Bu Kategoride Arama:
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: Osmanlı Ekonomisi Nasıldı ? (ilginç bir röportaj)
İletiTarih: 25 Mar 2009, 11:29 
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 28 Şub 2008, 13:32
İleti: 61
Osmanlı ekonomisinin genelde bütün batı karşısında özellikle son yüzyılında büyük bir yenilgiye uğradığı düşünülür. Bunun başlıca sebebi olarak da Osmanlı'nın batıyı anlamaması, kendi durumunu iyileştirip çözümler üretememesi gösterilir. Elbetteki bu tesbitin haklılık payı vardır ancak durum tam da bundan ibaret değil. Aşağıda okuyacağınız röportaj, bu konuda oldukça ilginç ve dikkat çekici tesbitler içeriyor... (öteki)

Yaptığı uzun ve titiz çalışmanın sonucu olarak Osmanlı ekonomisini kuramlaştırdığı temel ilkeler çerçevesinde ele alan Mehmet Genç ile bu temel ilkeleri, kapitalizmin doğduğu koşulları, Osmanlı ekonomisinin kapitalizm karşısındaki konumunu, Osmanlı sanayini konuştuk.

Konu bu kadar geniş ve zengin, karşımızdaki konuşmacı da bu kadar engin bilgiye sahip ve konuya hakim biri olunca konuşma bir hayli uzadı. Bu sebeple söyleşiyi iki bölümde yayınlayacağız. Şimdi klasik Osmanlı ekonomisini anlamaya çalıştığımız bölümü sizinle paylaşıyoruz. Ardından Osmanlı ekonomisinin kapitalizm karşısındaki konumunu ve 19. yüzyıl sanayileşmesini konuştuğumuz kısmı okuyabileceksiniz.

Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar boyu ayakta kalmayı başarmış bir siyasi yapı. Kuşkusuz bunda hakim olduğu coğrafyada sağlam bir iktisadi yapı kurmasının da etkisi vardır. Kapitalizmle karşılaşmasını ve bunun karşısındaki refleksini konuşacağız ama öncelikle bize klasik Osmanlı iktisadının temel özelliklerini açıklar mısınız?

Osmanlılar ekonomiye, çağdaşı olan Batılılar gibi; merkantilistler ve kapitalistler gibi bakmıyor. Ekonomiyi siyasi sistemin, sosyal sistemin ihtiyaçlarını karşılayacak bir organizasyon ve faaliyetler kümesi olarak düşünüyorlar. Ekonominin ilk işi insanların mal ve hizmet ihtiyaçlarını karşılayacak ve bu arada da tabii devlete gelirler sağlayacak bir organizasyondur. Provizyonizm ve fiskalizm baştan beri yani 16. yüzyılda ekonomik sistemin ana hatlarıyla profilinin teşekkül etmesinden sonra iki önemli temel ilke olmuştur.

Ekonomik faaliyetlerden arzulanan memleketin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Onun için ihracatçı değillerdir ve ithalat serbesttir. Fiskalist saikle biraz vergi alırlar ama esas olarak ithalata içerideki mal ve hizmet ihtiyacına karşılık olacağı için olumlu bakılır. İhracat ise sınırlandırılır.

Provizyonizm ve fiskalizmi biraz açar mısınız?

Fiskalizmle; şüphesiz hazinenin boş olmaması devamlı dolu olması amaçlanır. Ama bu devlet için düşünülen misyonu yerine getirme amacıyla alakalıdır. Her ne pahasına olursa olsun hazineyi dolduralım diye bir fikirleri yok. Öncelik provizyonizmdedir. Amaç toplumun yaşamasını sağlayan bir sistem kurmaktır. Bunu için kurumsal yapı düzenlemeleri yapılmıştır.

Kaza dediğimiz birkaç bin km. karelik yapılanma var. Kaza, birkaç kilometrelik şehrin etrafında 100–200 kadar köyün oluşturduğu idari bir birimdir. Başında bir kadı vardır. Bu köyler ve kasaba bir bütün olarak düşünülür ve dolayısıyla orada yapılan üretim orada tüketilir. Oradaki üretimin birinci hedefi bölgenin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Ancak bundan sonra mallar kazanın dışına çıkabilir. Önce İstanbul'a gider. Çünkü orada zamanın şartlarına göre kolay iaşe edilmesi mümkün olmayan büyük bir nüfus kitlesi vardır. Bu kitleyi beslemek için bütün kazaların fazlaları İstanbul'a yönlendirilir. O ihtiyaç da karşılandıktan sonra diğer kazalara, imparatorluğun diğer bölgelerine gidebilir. Bu da hep izne tabidir. Bir yerden bir yere mal götürmek çok kolay değildir. Bunlar da bittikten sonra fazlası varsa ihraç edilir.

Aslında bu sistemde devlet gelirleri çok yükselme şansına sahip değildir. Devletin gelirleri parasal olur. Parasal gelirler için ekonomide mübadelenin engellenmemesi lazımdır.

Osmanlı büyük bir imparatorluk olmasına rağmen esas olanın kaza biriminin ihtiyaçlarının karşılanması olması emperyal amaçlarının olmadığını gösterir mi?

İmparatorluk ve emperyalizm denen unsurları Osmanlı dünyasında pek görmeyiz. Osmanlı tarihini okuyan herkes bilir ki, Osmanlılar fethettikleri yeri otomatik olarak anavatan parçası sayarlardı. Eflak, Boğdan, Kuzey Afrika gibi bazı yerler sistem tam olarak sindiremediği için marjinal tutulmuştur. Onlarla ilişkileri biraz daha zayıf bağlarladır. Ama Anadolu ve Rumeli'de kontrol ettikleri her yer diğerinden farksız olarak bir anavatan parçasıdır. İnsanları, grupları birbirinden ayrı tutma uygulaması görülmemiştir. Yani Batıdaki emperyalist, kolonyal imparatorluklarda gördüğümüze benzer bir yapı Osmanlı dünyasında yoktur.

KAPİTALİZMİN OLUŞMASI İÇİN DEVLETLERİN BU İŞE DAHA SEMPATİK BAKMALARI, DESTEKLEMELERİ GEREKMİŞTİR


Emperyal amaçlarının olmayışı Osmanlıda kapitalist ekonominin doğmamasının nedeni olarak görülebilir mi?

Tabii, kapitalizmin gelişmemesinin pek çok sebebi vardır. Daha doğrusu kapitalizmin gelişmesinin sebeplerine bakıp onları Osmanlı dünyasında bulup bulmadığımızı tartışmak daha doğrudur. Diyelim, insanlar ilk defa ziraat yapmaya başladıkları zaman kendileri tükettikleri malları üretip bir şekilde değiştirerek kullanmaya başlamışlardır. Yani ziraat devriminden itibaren aşağı yukarı on bin sene içinde, M.S. 1750'leden sonra sanayi devrimini görürüz. Yazarların ortaklaşa kabul ettikleri modern zamanların başı, ortaçağların sonu Avrupa'sında görünen olayların benzerleri sözünü ettiğim on bin yıllık tarihin içinde çeşitli yerlerde ve zamanlarda kâr için faaliyette bulunan, pazarda satmak için üretim veya ticaret yapan insanlar görülmüştür. Ama bunlara 'kapitalistlik tavırlar' diye isim vermek daha doğru. Kapitalizmi ortaçağın sonu modern zamanların başı, muhtemelen 15–16. yüzyıl Avrupa'sında oluşmuş olan bir yapı özelliği diye görmemiz lazım. Onun vasıfları da çok karmaşıktır. Osmanlı dünyasında bu karmaşık yapının muadillerini aradığımız zaman bunları bulamayız.

Kapitalizmi oluşturan bu karmaşık yapının içinde emperyalizm faktörünü de sayabilir miyiz?

Evet vardır. Gruplar zümreler arası farklılaştırma vardır. Kapitalizmi yapan insanlar sanayi, ticaret ve ziraatla uğraşan bir takım zengin insanlardır. Bunların hayat bulması, faaliyetlerini genişletebilmesi için devletlerin bu işe daha sempatik bakmaları, desteklemeleri gerekmiştir. Batılı devletlerin bu büyük kapitalist zengin zümrelerle ilişkileri bizim Osmanlıda gördüğümüz türden olmayan ilişkiler olduğunu söyleyebiliriz.


ZENGİNLİKLERE KARŞI FAKİR TOPLULUKLARIN MENFAATLERİNİ KOLLADILAR


Kapitalizmi doğuran toplumsal unsurlar da Osmanlıda farklı?

Evet. Belli grupların diğerlerinden ayrılmasını sağlayan siyasi, sosyal mekanizmalar var. Büyük sömürge imparatorluklarında, mesela Hollanda'da, İngiltere'de bunlar özel teşebbüs sahibi adamlardır. Türkiye'de İngiliz elçisi 1800'lere kadar Levant Company'nin adamlarıdır. Hindistan'dakiler de Doğu Hint Kumpanyası'nın adamlarıdır. Elçiyi de onlar tayin ederler. Bunlar büyük zengin iş adamlarıdır ve anavatandaki devletleri bunları destekler. Osmanlı dünyasında böyle bir şey bulamayız. Osmanlılar özel ellerdeki zenginliklere karşı fakir toplulukların menfaatlerini kollayan mekanizmaların üzerinde özellikle itinayla durmuşlardır.

Burjuva gibi sermaye biriktirebilen bir sınıfın çıkması mümkün olmamıştır?

Evet. Osmanlı Devleti Batıdakilere hiç benzemiyor. Bir kere mal ve hizmet üretmek için klasik iktisatçıların "üretim faktörleri" dediğim toprak, sermaye ve emek kullanılır. Bunları kombine ederek mal ve hizmet üretilir ve kârlar, gelirler artırılır. İflas edenler olur, çok büyüyenler olur… Batılı devletler, aralarında farklı özellikler taşıyanları vardır ama esas olarak bu yapıyı korumuşlardır. Bundan rahatsız olmamışlardır. Osmanlı sistemine baktığımız zaman devlet bu faktörleri özel sektörün istediği şekilde kullanarak toplumun diğer kesimlerinden fazla farklılaşmasına izin vermemiştir. Devlet faktörlerin kontrolünü sıkı şekilde elinde tutmaya çalışmıştır. Biliyorsunuz, zirai toprakların mülkiyeti devlete aitti. Özel mülk haline getirilmesine izin vermezdi. Hububat ekilen, nüfusun en büyük kısmı tarafından köylülere üretiminin yapıldığı toprakların mülkiyetini devlet elinde tutuyordu ama tasarruf hakkını veriyordu. Ve tasarruf hakkını verirken kimin ne kadar toprağa sahip olacağını da belirliyordu. Kapitalizmin gelişmesinde birçok yazarın, özellikle Marx'ın üzerinde durduğu esas nokta sermaye birikiminin ziraattan kaynaklandığıdır. Ziraatta geniş toprakları kontrol ederek orada ucuz emek kullanarak ve kârlı faaliyetlere yönelerek ilk kapitalistlerin, sermaye birikiminin oluştuğunu söylerler. Osmanlılar zirai toprakların üretici köylüler arasında birbirine yakın büyüklükte olmasına dikkat etmişlerdir. Büyük topraklara sahip olarak kapitalist üretim yapacak büyük sermayenin oluşmasına Osmanlıda izin verilmez.


OSMANLILAR ÜRETİM FAKTÖRLERİNİ DE EMEĞİ DE KONTROL EDİYOR


Bu durum ticaretin gelişmesine de engel mi olmuştur?

Ticaret gelişmiştir ama çok sınırlı kalmıştır. Biraz evvel söylediğim o bölge içinde bir mübadele var. Köyden, kasabaya, şehre gelir. Köylüler ürettiklerini esnafa satarlar. Esnaflar alırlar ve onları işlerler. Dokumacı pamuğu, yünü alır; debbağ deriyi alır… Ve bunların yaptıkları üretim tekrar aynı bölge içinde pazarlanır. Ama fazla olduğu zaman kasabanın dışına çıkar. Bu tabii ticareti, mübadeleyi düşük düzeyde tutar.

Osmanlılar üretim faktörlerini kontrol ediyor dedik. Emeği de tabii kontrol ediyor. Kapitalizmin gelişebilmesi toprak ve bütün diğer mülkiyet haklarının tam olarak fertlere bırakılmasını gerektirir. Bir kere işçinin serbest, hür olması lazım. Kendi emeğinden başka bir şeyi olmayan ve emeğini de satmaya hazır bir hür işçi ve sermaye sahibi bir müteşebbis bu kapitalizmin alfabesi gibidir. Osmanlılar bir kere toprağı kontrol etmişlerdir. Kimler, ne kadar toprağa sahip olacak? Miri toprak rejiminde köylülere ekebilecekleri kadar bir toprak tahsis edilmiştir. O toprağı ekme mecburiyeti getirilmiştir. Ekmediği takdirde devlet niye ekmiyorsun diye sorar. Ciddi bir mazeret söyleyemezse toprağı elinden alınır ve işlemeye razı olacak başka bir köylüye verilebilir. Köylüler ellerindeki toprakları serbestçe satamazlar, hibe edemezler. Müslüman devlet, İslam miras kurallarına göre toprağın bölünmesini de istemez. Köylü ailesi toprağı blok olarak mirasçısına devreder. Oğlu yoksa kızına verir.

Büyük çoğunluğu ziraatta olan emek de kontrol altındadır. Köylü toprağını bırakıp bir yere gidemez. Giderse onu yakalayıp toprağının başına geri getirebilir. Yalnız Batıdaki servage gibi toprağa bağımlı bir kölelik değildir bu. Osmanlı köylüleri hürdür. Ama toprağını terk edemez. Ederse de geri getirilebilir. Ama mecburiyet yoktur. Ben gitmiyorum diyebilir. O zaman ondan tazminat alır. Servage'da olmayan özelliklerdir bunlar.

Osmanlı köylüsünün başka ne farkları vardır?

Daha pek çok farkı vardır. Madem toprak üzerinde durduk bir konuyu daha belirteyim. Osmanlı sistemi çok enteresan bir sistemdir. Toprağın mülkiyetini elinde tutuyor. Fakat devlet sosyalist, kolektivist rejimlerdeki gibi toprağın sahibi benim diye kendisi idare etmiyor. İdare hakkını toprağı işleyecek olan reayaya, köylüye veriyor. Ama devlet bir takım mükellefiyetler getiriyor. "Toprağını işleyeceksin, terk edip gidemezsin, gidersen geri getiririm, gelmezsen senden yüksek bir vergi alırım" diyor. İstediğin şekilde satamazsın, vakıf yapamazsın, hibe edemezsin, kızıma bir tarla bağışlıyorum diyemezsin. Yani Osmanlı sistemi üretici aileye tahsis ettiği toprağın kendisinde kalmasını ve o toprağı işlemesini amaçlar. Köylü bunlara uymadığı zaman devlet mülkiyetin sahibi olarak müdahale eder ve toprağı elinden alıp başka birine verebilir. Köylülerin yüzde doksan dokuzu bu kurallara uyarlar. Çünkü köylü için toprak hayat kaynağıdır. Orada çalışıp üretecektir ve onunla hayatını idame ettirecektir. Onun için toprağa gözü gibi bakar. Ürettiği mallardan ne kadar vergi ödeyeceği çok net bir şekilde kanunlarda bellidir. Kendine ait toprağın sınırlarını bilir. Orada yapacağı üretimden ne kadar vergi ödeyeceğini bilir.

Osmanlı sisteminin bir yere yerleşirken devraldığı siyasi sistemlerden daha hafif vergilendirme yaptığı kanunnamelerden anlaşılıyor. Ama en önemlisi bunların önceden görülebilir olmasıdır. Özellikle Rumeli'de Osmanlı yayılmasını hızlandıran önemli bir faktör olmuştur. Köylüler Osmanlı rejimiyle ne ürettiklerini, bundan ne kadar vergi ödeyeceklerini, kendilerine ne kadar kalacağını çok net olarak biliyorlardı. Bu durum çok etkili oldu ve önemli bir üretim artışına yol açtı. 15-16-17. yüzyıllarda Osmanlı köylülerinin zirai başarısı oldukça parlak olmuştur.


16-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL'DAKİ DİLENCİ SAYISI PARİS'TEKİNİN YÜZDE BİRİ KADARDIR


Bu sistemle köylü toprağını sahiplenip işliyor mu?

Söylemek istediğim şu; toprağı devlet benim mülkiyetimdir diye düşünüyor ve o düşünceye uygun müdahalelerde bulunma hakkına sahip oluyor. Köylüler de bu benim mülkümdür diye düşünüyor. Çünkü istediğini üretiyor, ne kadar vergi vereceğini biliyor, gayreti ile refah içinde yaşama şansı var ve öldüğü zaman da toprağı oğluna hiçbir vergi ödemeden otomatik olarak intikal ediyor. Mirasçılar arasında taksim edilmiyor. Ama mülkiyet üzerinde her yerde bir takım müdahaleler vardır. Her toplum, siyasi sistem bir şekilde müdahale eder. Köylülerin bunları mülkiyet haklarına çok da önemli olmayan müdahaleler olarak düşündüklerini tahmin edebiliriz.. Yani toprağı hem köylü benim mülküm diye düşünüyordu ve haklıydı hem de devlet benim mülküm diye düşünüyor ve o da haklıydı. Bu iki haklılığın sonucu toprağın uzun vadede üreticilerin elinde kalmasını, işlenmesini sağlamış ve zirai üretimi önemli ölçüde artırmayı başarmıştır.

Tabii, kapitalist üretimler derecesinde gelişme imkanı olmamıştır. Ziraatta kapitalizmin getireceği teknolojik yenilikleri, verimlilik artışını bizim şartlarımızda bulmak mümkün değil. Ama o verimlilik artışının bedelleri ise çok büyük sosyal sıkıntılardır. Sosyal maliyeti çok yüksek bir gelişmedir o. Mesela kapitalizmin gelişme imkanı bulduğu Fransa'nın başşehri Paris 16-18. yüzyıllarda İstanbul'dan çok daha küçük bir şehirdir. Ama Paris'teki dilenci sayısının yüzde biri kadar İstanbul'daki dilenci sayısı. İngiltere'de meşhurdur. "çitleme" derler. Büyük toprak mülkiyetlerinin oluşması ile köylüler toprağını terk edip hiçbir geçim garantisi olmadan şehirlere doluşmuşlardır. Bu tabiî ki sınaî kapitalizmin gelişmesinde ucuz, bol emek piyasası meydana getirmiştir. Yani bizim Osmanlı sistemi bütün grupların dengeli şekilde yaşamasını sağlayacak kurumlar oluşturmaya dayanıyor diyebiliriz.


OSMANLI SİSTEMİ ADİL OLDUĞU İÇİN BİRİKEN SERMAYEYİ DAĞITMA EĞİLİMİNDEYDİ


Sınaî kapitalizmin kalkınma ve refah iddiası var. Osmanlı sistemi devam etseydi, böyle bir gelişme meydana gelir miydi?

Bu tabii hipotetik bir tarih kurgusu olur. Kapitalizmin meydana getirdiği en önemli şey, şüphesiz teknolojik gelişmeyi hızlandırması ve verimlilik artışıdır. Bugünden geriye baktığımız zaman çok fark edilmeyebilir ama bu devirleri yaşayan kalabalıkların açısından baktığımız zaman kabul edilmesi zor birçok uygulamayı içinde taşıyor. 18. yüzyılda İstanbul'da 300 kadar dilenci var, nüfusu İstanbul'dan daha az olan Paris'te 10.000 dilenci var. Gelişme çağındaki kapitalizm bolca fakir üreten bir sistemdir. Bunu büyük ölçüde de kolonyalizm ile telafi ettiler. Sömürgeler oluşturarak, oralarda köle emek kullanarak muazzam bir birikim sağladılar.

Osmanlılar, toprak ve emek gibi sermayeyi de kontrol ediyorlar. Batıda benzerini görmedim. Osmanlı kârları da kontrol ediyor. Günümüz sisteminde kârda bir sınırlama yok. Buradan hem tüketiciyi hem üreticiyi koruyarak herkesin yaşamasını sağlama amacında olduğu anlaşılıyor. Her malın fiyatını belirlemekte devlet aktif olarak rol alıyor. Bunları belirleyen dokümanlara baktığımız zaman görüyoruz ki, devlet bu malı şu kadara satacaksın demiyor. Ezbere bir fiyat belirlemesi söz konusu değil. Kadılar ilgili esnafın ileri gelenleri ile bir örnek üretim dramasını gerçekleştirerek; söz konusu dükkana, atölyeye o malın maliyetini hesap ederek fiyatları koyarlar. Üretime yapana yüzde on civarında bir kâr hakkı tanınır. Bundan daha fazlası düşünülemez. Bu düşük kârlarla Batıdakine benzer kapitalist birikim yapmak son derece zordur. Nasreddin Hoca'nın meşhur hikayesi vardır; koyunlar telden atlarken tel yün tutacak. Bu yünü eğirip satacağım ve borcunu vereceğim demesi gibi adaletin esas alındığı Osmanlı sisteminde günün birinde bu küçük kârlarla zengin olup büyük iş adamı olma şansı hocanın tele takılan yünlerden borç ödeme derecesinde bir hayaldir. Uzun vadede birikimler oluyordu ama Osmanlı sistemi adalet üzere olduğu için bunları devamlı dağıtma eğilimindeydi.

Kontrolü hangi mekanizmalarla sağlıyorlar?

Esnaf örgütleri burada çok önemli bir rol oynuyor. Onlar devletin bu tutumuna uygun oluşmuş yapılardı. Narhlardan, fiyat belirleme sisteminden bahsettim. Yüzlerce, binlerce ürün çeşidi var. Bunların hepsini kadılar, muhtesibler, vezirler fiyatlandırsa işin içinden çıkılmaz. Dokümanlara baktığımızda zaten az sayıda fiyat belirleme örnekleri vardır. Fakat buna rağmen piyasada esas olan kâr sınırlamasıdır. Üretici ve tüccarın sattığı maldan aşırı kâr kazanmasını önleyen bir sistemi gerçekleştirdiler. Fiyatları devlet belirlemeden bunu yaptılar. Esnaflar kendi aralarındaki ilişkileriyle, birbirlerini kontrol ederek bunu yaptılar. Bir esnaf kârını artırmak isterse onun hammaddesini satın aldığı veya aramalını satan başka bir esnaf buna karşı koymuştur. Çünkü birisi kârını artırdığı zaman bu, öbürünün aleyhine oluyor. Diyelim ki, siz iplik satın alıyor ve dokuma yapıyorsunuz. İplik satan kârını yüzden ondan otuza çıkardığı zaman siz ürettiğiniz kumaştan kârınız sıfıra iner. Diyelim ham bez dokuyor ve tülbentçiye, basmacıya satıyorsunuz. Sattığınız kişi sizden pahalı alırsa nihayet tüketiciye geldiği zaman tüketicilerin isyanıyla karşılaşacak. Bu zincirleme devam edecek. Dolayısıyla birbirlerini frenleyerek düşük düzeyde tutuyorlar. Frenleyemediklerinde kadıya geliyorlar ve onun müdahalesiyle fiyatı ayarlıyorlar. Yani neticede sistem kâr hadlerini düşük düzeyde tutarak uzun vadede hareket etmiştir.

Osmanlının bu adil sisteminin zihnî kaynakları, başarılarının sırrı neydi?

Kaynaklarını açık seçik ifadelerle anlatmıyorlar tabii. Biz yapıp ettiklerine bakarak hangi prensiplerle hareket ettiklerini tahmin ediyoruz. Yönetimini kontrol altına aldıkları her alanda yaşayan insanları yani ıbadullahı (Tanrı'nın kullarını) kendilerine vediatullah (Allah'ın emaneti) olarak düşünüyorlar. Bu sebeple kul hakkıyla malul olmamak gibi bir motifleri var.

Bir de şunu belirtmek gerekir; Osmanlı Devleti ciddi bir devlettir. Siyasi sisteminin ömürlü olmasını istiyor. Söz konusu olan sanayi devrimi öncesi ekonomidir. Günümüz ekonomisinde çok büyük bir üretim fazlası vardır. Krizlerimiz üretim azlığından değil daha çok pazarlanamamasından, satış yapılamamasından doğuyor. Osmanlıların sistemi kurdukları dönemin ekonomisi zirai ekonomidir ve makro ekonomik planda ancak geçimlik düzeyde üretim imkanı vardır. İnsanların ancak yaşayabileceği kadar üretilir. Aralarındaki bölüşüm bir takım grupların lehine çok değiştiği zaman diğerlerini bekleyen sefalettir, açlıktır. Biraz önce Paris'i örnek verdim ama Batıda her tarafta fakirliğin, dilenciliğin, sefaletin oranı yüksektir. Osmanlıya gelen seyyahların eserlerinde bunu görüyoruz. Yabancı seyyahlar Osmanlı dünyasına geldikleri zaman en çok buların dikkatini çeken burada fakirin, dilencinin olmamasıdır. Birçokları bunu yazıyor. Yani genel olarak verimliliğin düşük olduğu ortamda herkesin yaşamasını sağlama amacındaki bir devletin adaletten başka bir seçim hakkı yoktur.

Bu anlayışa, zihniyete sahip olmasında İslam medeniyeti havzasının parçası olması mı etkin olmuştur?

Bu konudaki faaliyetlerine esas olan düşünceleri açık seçik bir şekilde anlatıyor değiller. Siyasetnameler var, ama bize iktisadi bakımdan spesifik tavırları ve prensipleri teşhis etmemize çok imkan vermiyor. Öyle anlaşılıyor ki, kendilerinden önce gelen Müslüman veya değil Doğulu veya Batılı siyasi sistemlerin başarısızlıklarına yol açan riskleri teşhis etmiş ve adeta onlara çare bulmak istermiş gibi hareket etmişlerdir. Biraz evvel değindiğim üretim faktörleri üzerinde çok durmuşlar; toprak, emek ve sermaye. Bunların gruplar arası dağılımındaki büyük farklılaşmalar siyasi sistemleri eninde sonunda sıkıntıya sokan ve ortadan kaldıran en önemli etken olduğu anlaşılıyor. Bütün biten imparatorluklara baktığınız zaman gruplar arasındaki kaynak dağılımında önemli dengesizliklerin ortaya çıktığı görülüyor. Osmanlılar bunu önlemek üzere bu faktörleri kontrol etmişlerdir. Kim, neye, ne kadar sahip olacak, bunların fiyatı ne olacak, dağılımı nasıl olacak? Bunları belirlemeye çalışmışlar. Ticaretten bahsettik. Ticaret yok değildi ama düşüktü. Faktörleri kontrol etmiştir. Fakat bunları kombine ederek sosyalist devletler gibi piyasaya tam olarak hakim olmayı hiçbir zaman istememiştir. Faktörleri hep özel şahıslara, esnafa, reayaya, tüccara belirli kurumsal düzenlemeler temelinde devretmiştir.

Birinci bölümün sonu

Mehmet Genç kimdir?

4 Mayis 1934'te Arhavi'de doğdu. 1953'te İstanbul'da Haydarpaşa Lisesinden, 1958'de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünden mezun oldu. 1959'da Ankara Valiliği'nde maiyet memurluğu ve Şereflikoçhisar kazasında kaymakam vekilliği yaptı. 1960'ta İ.Ü. İktisat Fakültesinde Türk İktisat Tarihi Enstitüsüne asistan olarak girdi. 1965'ten 1982'ye kadar aynı Enstitü'de İktisat Tarihi Uzmanı olarak çalıştı. 1983'ten itibaren Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde Öğretim Görevlisi olarak İktisat Tarihi ve Tarih Metodolojisi dersleri verdi. 1985-1988 yıllarında TRT'de danışman olarak çalıştı ve aynı yıllarda TRT televizyonlarında çok sayıda kültür ve bilim sohbetleri yaptı. 1985-2002 yıllarında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Yüksek Lisans ve Doktora sınıflarında Tarih ve Sosyal Bilimler konusunda dersler verdi. 1996'da İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde Genel Sosyoloji ve Metodoloji dalında Doktora Şeref Diploması tevcih edildi. 1999'da emekliye ayrıldı. Halen İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nin Tarih Bölümünde ile İ.T.Ü. İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Osmanlı İktisat Tarihi dersleri vermektedir.

1973'ten itibaren Osmanlı İktisat Tarihi alanında millî ve milletlerarası birçok seminer ve toplantıya katılmış ve çok sayıda tebliğ sunmuştur. Çeşitli dergilerde Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Yunanca'da yayınlanmış birçok makalesi vardır. Bu tebliğ ve makalelerin önemli bölümü bazı ilavelerle "Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi", adı ile Ötüken Yayınevinden 2000 yılında kitap olarak yayınlanmıştır.

Kitap, yayınlandığı yıl içinde Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Fikir Dalında ödüle layık görülmüştür. Yazarın Türkiye İktisat Tarihi alanındaki katkıları hakkında Doğu-Batı dergisinin 12. Sayısında (Ağustos-Ekim 2000) Dr. Erol Özvar'ın "Belgeden Modele Uzanan Portre" başlıklı uzun bir tahlili yayınlanmıştır.


Kaynak: Dünya Bülteni

_________________
“…sonra, sarsılan hafıza düzeliyor, yumuşak ve tek düzenli görüntülerle beslenerek sakinleşiyordu. Patron gene yolculuğa çıktı: Turgut aynı düzeni gene yaşadı. Patron döndü: gevşek bir vicdan azabiyla geçen günlere acıdı. Sivri köşelerin yontulduğu, insanın hiçbir yerini acıtmayan bir yaşantıydı bu…” sayfa 331


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: Osmanlı Ekonomisi Nasıldı ? (ilginç bir röportaj)
İletiTarih: 25 Mar 2009, 11:34 
Yeni Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 28 Şub 2008, 13:32
İleti: 61
RÖPORTAJIN DEVAMI...


Mehmet Genç ile Osmanlı ekonomisi ve temel ilkeleri üzerine söyleşimizin Osmanlı sanayinin oluşumu ve ekonomisinin kapitalizm karşısındaki konumuna dair olan ikinci bölümünü de sizinle paylaşıyoruz. Aslında bu söyleşiyi Osmanlı ekonomisinin temel ilkelerinin bugünün dünyasına yol gösterici olup olamayacağını sorarak bitirmek istemiştik. Fakat Mehmet Genç, bu soruyu cevaplayabilecek kadar günümüz ekonomisi hakkında malumat sahibi olmadığını belirterek cevapsız bıraktı. Sorunun cevabı, titiz ve uzun bir araştırmayı gerektirse de hocamızın bu alanda söz söyleyebilecek kadar tarih ve sosyoloji disiplinlerine hakim olduğunu biliyoruz. Fakat spekülasyon yapmak yerine sorumuzu cevapsız bırakması karşısında kendisinin sahip olduğu bilim ahlakına ve tevazuuna bir kez daha saygı duyduğumuzu sizinle paylaşmak istedik.


Batı Avrupa'da meydana gelen sanayi devrimi karşısında Osmanlı bürokrasisinin tepkisi nasıl olmuştur, iktisadi düzen nasıl etkilenmiştir?

Bu oldukça kompleks bir konudur. Batı ile çok yoğun ilişkileri vardı ve Batıda olup bitenlere karşı bigane, habersiz değillerdi. Sanayi devrimini özel sermaye birikimi sağlamıştır. Osmanlı sistemi özel sermaye birikimini sınırlandıran bir yapıya sahipti. Kârları dondurarak, faizi belli koridorlar içinde tutarak… Neticede Batıdaki gibi büyük firmalar, özel sahada büyük iş adamları ortaya çıkmadı. Yani sistemin icabı olarak oluşmadı. Batıdaki değişmeleri görmüyor değillerdi. Görüyorlardı fakat bunu kendi prensiplerini, sistemlerini değiştirmek için bir sebep olarak anlamıyorlardı. Batıda sanayi devriminin oluşmasını hazırlayan zirai faaliyetler, fabrikalar, işyerlerinin açılmasında devletler önemli destek sağlıyordu. Yani bir malı kendi memleketinde üretmeye çalışan bir sanayiciye Batılı ülkeler destek sağlardı. O malın yurtdışından gelmesi halinde yüksek gümrük duvarları koyarak koruma gerçekleştirirlerdi. Osmanlılar böyle bir yola hiçbir şekilde girmediler. Korumayı biliyorlardı, anlamadıkları bir mesele değildi. Fakat bir malı üretecek olan bir insana o malı daha ucuza getirenlere karşı engel koyarak onu korumayı adeta suç sayıyorlardı. Başkalarının aleyhine zenginleşme olarak görüyorlardı. İnsanların o malı sırf o tüccar, sanayici zengin olsun işini genişletsin diye daha yüksek bir fiyat ödemelerine hiçbir şekilde razı olmuyorlardı. Sanayi devrimi Batının belli bir zenginlik kazanmasından sonra meydana gelmişti. Osmanlı dünyasına en önemli etkileri tahripçi, ağır kayıplarla sonuçlanan savaşlar oldu. Osmanlı 18. yüzyıldan sonra giderek yoğunlaşan savunma savaşlarıyla karşı karşıya kaldı. Bu savaşları kazanabilmek için birçok askeri reformlar, faaliyetler gerçekleştirdi. Neticede 1826'da Yeniçeriliği kaldırıp yeni modern bir ordu kurdular. Bu yeni ordu için silahlar, elbiseler, ayakkabılar, kemerler, süngüler imal etmek ihtiyacı duydukları zaman sanayi tesisleri de kurmak zorunda kaldılar.

Bu süreçte ordunun ihtiyaçlarını ithal ettiler mi?

İthal yoluna gitmediler. Kendi silahlarını eskiden beri üretiyorlardı. Ama 18. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Rusya ve Avusturya'ya karşı yaptığı büyük kayıplarla sonuçlanan savaşlarda kullanılan malzemelerin bir kere sayısı çok arttığı için ithalata da başvurdular. Barut, tüfek, savaş gemisi ithalatı o zaman başladı. Ama onu yerli yapmak için çok büyük gayretler sarf ettiler. Kendi üretim birimlerini genişlettiler.

Ordunun ihtiyaçlarını sanayiyi harekete geçiren bir faktör olarak görebilir miyiz?

Tabii. Ama devlet provizyonist olduğu için bunlar ekonomiyi canlandıracak daha ileri bir aşamaya taşıyacak mekanizmaların oluşmasına da imkan vermedi.

Sanayi devrimi birden bire ortaya çıkan bir olgu değil. Bu faktörlere girmemize gerek yok. Ama Batı Avrupa çok zenginleşti ve sanayi üretimi gelişti, arttı. Bu zenginlik ve gelişmenin Türkiye üzerinde iki önemli etkisi var. Bunlardan bir tanesi, ticaret talebinin büyümesidir. Yani Avrupalıların Osmanlı ile ticaret hacmi büyüdü. Daha çok ticaret yapmak istediler.


SERMAYE BİRİKİMLERİNDEN BİRİNİN BÜYÜYEREK KAPİTALİST BİR İŞLETME HALİNE GELMESİNİ ESNAF DA DEVLET DE İSTEMİYORDU


Sadece hammadde ticareti mi, mamul madde ihracı da var mıydı?

Mamul madde de gidiyordu. Ama daha çok ara malları ve hammaddeler. Uzun vadede değişme trendi de bu şekilde oldu. Üretilmiş mamul mallardan hammaddeye doğru bir değişme oldu. Çok kesin çizgiyle kesilen bir trend değil. Osmanlılar pekâlâ mamul maddeler de ihraç ediyorlardı. Dokuma, mamul deri, ara malları, ipek, tiftik ipliği, pamuk ipliği, boyalı iplik ihracatı çok fazla idi. Osmanlıların boya endüstrisi çok gelişkindi. İngiltere'de ve Avrupa'da sanayi devriminin etkili olduğu ilk alt sektör pamuklu dokuma sanayiydi. Pamuklu dokumanın kullandığı pamuk ipliği ve özellikle kırmızı iplik ihracatında Osmanlı üreticileri çok etkili oldular. Mesela Avrupa'dan ham beyaz iplik ithal ediliyor ve İstanbul'da, İzmir'de bunlar boyanıp tekrar ihraç edilecek seviyede Osmanlı boya sanayinin etkisi vardı. Osmanlı esnafları boyamada çok başarılıydılar. Mesela maroken, sahtiyan, meşin üretiminde çok başarılıydılar ve bu ürünler Avrupa'da aranan ürünlerdi. Ama daha çok talep ettikleri tabiî ki hammaddeler, gıda maddeleri idi ve bunlarda talep arttıkça Osmanlı sistemi provizyonist mantığına uygun olarak ihracat kontrollerini artırdı, ihraç vergilerini çok yükseltti. İçerde ihtiyaç duyulan malların dışarı akmasına izin vermeyecek bir yapı oluşturdular. Birinci sanayi devrimine doğru gelişen Avrupa'nın birinci önemli etkisi bu ticaret alanında oldu.

İkinci önemli etkisi, ki bu çok daha vahim sonuçlar doğurdu, savaş teknolojisindeki değişmelerin Osmanlı savunma savaşları üzerindeki tesirleri. Osmanlı 18. yüzyılın ortalarından sonra yaptığı savaşlarda çok büyük kayıplar verdi. Bu savaşları finanse etmek için devlet ekonomiye giderek daha çok taleplerle yüklenmeye başladı. Esnaf örgütlerini destekler ve onların eşitlikçi yapılarını sürdürmekte devlet özellikle onlara yardımcı oluyordu. Aralarından birinin büyüyerek kapitalist bir işletme haline gelmesini esnaf da devlet de hiç istemiyordu. Onun için bu esnaf-devlet işbirliğiyle önemli sermaye birikimlerini kontrol altında tutuyordu.

Temel ilkeler ne zamana kadar korunabildi?

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu ilkeler etkin oldu. Osmanlı ekonomisinin provizyonizm ve fiskalizmin dışında tradisyonalizm (gelenekçilik) ilkesi vardı. 15-16. yüzyıllarda sisteme baktığımız zaman pek gelenekçi olmadığını görüyoruz. Yeniliklere çok açık, esnek bir sistemle karşılaşıyoruz. Yenilikleri benimsemekteki formüllerini basitçe ifade edersek, herhangi bir yeni faaliyet, girişim, pratikle karşılaştıkları zaman imparatorluk iradesi şöyle düşünüyordu; eğer bu yenilik kimseye zarar vermiyorsa halka ve devlete faydalı ise kabul etmekte tereddüt etmiyorlardı. Fakat zamanla hem halka hem devlete faydalı olacak ayrıca da hiç kimseye zararlı olmayacak kriterine uygun örnekler azaldı. O zaman gelenekçi olmaya başladılar. 16. yüzyılın sonlarından itibaren görüyoruz ki, yeni bir şey meydana getirmek son derece zor hale geldi. Sanayi öncesi ekonomide verimlilik, üretim düşük ve geçimlik düzeyindeydi. Burada üretim ve tüketim arasında ulaşılan denge son derece hassas bir dengedir. Her ana kıtlık ve yokluk olabilir. Onun için esas olarak dengenin muhafazasına gayret ediyorlardı. Denge bir değişmeyle bozulduğu zaman dengeyi yeniden kurmanın gerektiğine inanıyorlardı. Aynen vücudun sağlığı gibi düşünüyorlardı. Sağlık bozulduğu zaman nasıl tedbirler alınıyor, sağlığı bozan etkenleri ortadan kaldırıp eski sağlıklı döneme geri dönme amaçlanırsa toplumsal ekonomik dengelerde de böyle düşünüyorlardı. İyiliği denenmiş olan kurumların, ilişkilerin yeniden iade edilmesi yani değişmenin ortadan kalkarak tekrar değişme öncesi dengeye dönmeyi amaçlıyorlardı. Onun için dokümanlarda hep "kadim olan nasılsa öyle yapılsın", "kadime aykırı iş yapılmasın" uyarılarıyla karşılaşıyoruz devamlı. Bununla hep dengenin korunması amaçlanıyordu.

Bu prensibin 18. yüzyılın sonunda artık terk edilmeye başlandığı çok netlikle görülüyor. Provizyonizm ve fiskalizmin ise 1840-60'lara kadar yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Ondan sonra yavaş yavaş ortadan kalktığını söyleyebiliriz.


BİR GRUP İNSANIN LEHİNE, GENEL TOPLUMUN ALEYHİNE OLACAK KAPİTALİZMİ OSMANLILAR KABUL EDEMEZ


Kapitalist ekonominin etkin olmaya başlamasıyla bu ilkelerin uygulanma imkanı mı azaldı?

Tabii. Batı ile olan münasebetler, artan yoğun ilişkiler bu prensipleri eninde sonunda terk edip yeni bir sistemi benimsemeye zorladı. Ama bu işler o kadar çabuk olmadı. Tam olarak kapitalizmi benimsemeleri çok zor ve yavaş oldu. Cumhuriyet döneminde bile benimsenmesi, içimize yerleşmesi hiç kolay olmadı. Kapitalizmin gereklerini yerine getirmek bir grup insanın lehine ve genel toplumun en azından kısa veya orta vadede aleyhine olacak kararları almayı gerektirir. Bu Osmanlılar için hiç kolay olmadı. Yani yerli sanayiyi korumak için daha eskiden beri çok uğraşmışlardır. Üreten esnafı çok desteklemiş korumuşlardır ancak kapitalistleşmelerine imkan vermeyen ortam içinde bunu yapmışlardır. Kapitalistleştikleri zaman genel toplumun tüketicilerin aleyhine zenginleşmelerine izin vermek; bu, Osmanlıların hiçbir şekilde kabul edemeyecekleri bir şeydir.

Peki, 19. yüzyılda sanayileşme nasıl gerçekleşti?

18. yüzyıldan itibaren devlet ekonomiyle daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Birçok alanlarda devlet doğrudan veya dolaylı yatırımlarla üretim alanlarını teşvik etmiştir. Fakat kapitalist Batıda gördüğümüz örneklerine benzer şekilde korumacı politika gütmemişlerdir.


MÜTEŞEBBİSLERİ ZENGİN EDİP BAŞKALARININ FAKİRLEŞMESİNİ SAĞLAMAYI HİÇBİR ŞEKİLDE AKILLARINA GETİRMEDİLER


O dönemin Batı ve Osmanlı sanayisini karşılaştırırsak arada çok büyük bir uçurum mu vardır?

Hayır. Şöyle diyelim. Osmanlıların sanayiden bekledikleri ekonominin diğer sektörlerinden beklediklerinden farklı değildir. Toplumun ihtiyaçlarını karşılaması asıl amaçtı. Bu gıda maddelerinden en lüks sınai mallara kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsar. Bütün malların üretilmesi için gerekli yardımları ve destekleri yapıyorlardı. Zaten 1800'lü yıllara kadar Osmanlı ekonomisi ihtiyaç duyduğu malları kendisi üretiyordu. Dışarıya çok muhtaç değildi. Provizyonist düzenlemeler ekonomiyi kendi kendine yeterli konumda tutuyordu. Dışardan aldıkları önemli olarak bir tek yünlü kumaştı. Fransa'dan, İngiltere'den, Hollanda'dan geliyordu. İpekli kumaş da geliyordu ama yerli ipekli üretimi büyük ölçüde yetiyordu. Çok küçük ölçüde bir ithalat vardı. Ama ince yünlü kumaşlarda ithalatları büyüktü. Onun için ilk teşebbüsleri bu alanda yaptılar. Aba denen kalın yünlü her yerde üretiliyordu. Ama bunların çuka dedikleri ince yünlüleri üretmek için 18. yüzyılın başlarından itibaren önemli ölçüde yatırın sermayesi sağladı. Söylediğim gibi kendi devlet teşebbüsü olarak yapmadı. Fiziki, yatırım sermayeyi ve döner sermayeyi sağlayarak özel faaliyet gösterecek insanlara bunu vermeyi tercih etti. Uzun bir zaman uğraştılar ama devlet kendi hazinesinden büyük çapta sermaye ve kredi sağlarken Batıdaki benzerleri gibi korumacı bir gümrük sağlamadı. Yani dışarıdan ithal edilen yünlülerle rekabet edecek şekilde ithal edilen yünlülerin fiyatını artıracak bir gümrük koruması katiyen düşünmediler. Yünlü üretelim, yabancılara para ödemeyelim, içerde ihtiyaçlarımızı karşılayalım ama içerde bu ihtiyacı karşılamak için seçilen müteşebbisleri zengin ederek ve bu zenginliği başkalarının fakirleşmesiyle sağlamayı hiçbir şekilde akıllarına getirmediler. Onun için başarılı olmadı. Yünlü kumaş fabrikaları kurma yönünde 1700'lerden 1830'lara kadar birçok teşebbüs oldu ama başarılı olamadılar. Neticede yeniçerilik kaldırılıp 100-150 bin kişilik oldukça kalabalık yeni bir ordu kurulduğu zaman bu askerlere elbise sağlamak için o yünlü kumaşa ihtiyaç vardı. Onun için bunların fabrikalarını kurmak üzere özel girişimci aradılar. Fakat bulunamadı. O zaman devlet kendisi bu fabrikaları kurmak ve yönetmek zorunda kaldı. Bizim iktisadi devlet teşekkülü dediğimiz kurumların tarihi buraya dayanır. Devlet iktisadi müteşebbis gibi hareket etmek zorunda kaldı.

DEVLET TİCARETİ, PAZARI, KÂRLARI KONTROL ALTINDA TUTTUĞU İÇİN BÜYÜK ÇAPTA SERMAYE BİRİKİMİ OLUŞMADI


Sanayi hangi bölgelerde kuruldu? İmparatorluğun her yerinin kalkınması gözetilerek farklı bölgelere mi dağıtıldı yoksa sadece ordunun ihtiyaçlarıyla sınırlı kalarak İstanbul çevresinde mi kuruldu?

Dönemsel ayrım yapmak lazım. Kendi kendine yeterliliğin olduğu, 18. yüzyılın sonuna kadar olan dönemde pekala sanayi merkezleri vardır. Diyelim dokuma sanayi. Çok yaygındır. İpekli, pamuklu, ipek-pamuk karışımı dokuma merkezleri; Şam, Halep, Antep, Bursa, İzmir, Selanik, Edirne, Sakız Adası… Madeni eşyada; bakır Ergani, Kastamonu, Trabzon, Diyarbekir, Tokat, Gümüşhane'de çıkıyordu ve bu bölgelerde bakır eşya üretimi yaygın ve önemliydi. Demir madenleri bugünkü Bulgaristan'da idi. Sofya, Samako bölgesindeydi ve demir eşya imalatı da bu bölgede yaygındı. Aba, şayak gibi kaba yünlüler de Selanik, Filibe ve Bulgaristan bölgesinde idi. Pamuklu ve ipekliler Anadolu ve Suriye'de. Bunlar bölgesel olarak mübadele edilirdi. Oldukça homojen bir yapı vardı. Ama 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren yeni sanayileri devlet kurmaya başladığı zaman esas hedef ordunun ihtiyaçlarını karşılamaktı. Orduda esas kitle İstanbul'da olduğu için hepsi olmamakla birlikte kurulan fabrikaların çoğu Marmara bölgesindeydi. Balıkesir'de Bulguristan'da, İslimiye'de, Bursa'da, İzmit'te kurulan fabrikalar da vardı. Burada amaç memlekete yaygın bir sanayileşmeyi sağlamaktan çok yeni ordunun ihtiyaç duyduğu malları ucuz ve yerli bir üretimle karşılamaktı. Ama memleketin genel kalkınması gibi bir problem 1840'lardan sonra ortaya çıktı. Meşhur İmar meclisleri kuruldu ve imparatorluğun her tarafına birer heyet gidip incelemelerde bulundu. Ne gibi iktisadi problemleri vardır, bunlar nasıl çözülür, ulaşım, pazarlama, kredi ihtiyaçları gibi konuları o zaman tartışmaya başladılar. Genel düzeyde bir kalkınma faaliyeti olarak bunları söyleyebiliriz. Tanzimattan sonra modern devletin merkezileşme iradesiyle birlikte bütün ekonomiye bakma, onun ihtiyaçlarını karşılama tutumu da gelişti. Sanayileşme 1826'daki askeri reformu izledi. İstanbul çevresi ve yakın bölgelerde 1830'larda şimdi müze haline gelen Feshane, Beykoz'da deri ayakkabı fabrikası dahil birçok fabrika kuruldu. Bu yeni fabrikalar sanayi devriminin sembolü olan buhar makinesiyle donatılmıştı ve giderek yaygınlaştı. Bu makinelerin tamir atölyeleri kuruldu ve neticede bunların Türkiye'de imal edilmesini sağlayacak teknolojik tesislere kadar işi genişlettiler.

Tanzimattan sonra devletin bu girişimlerinin yanında özel sektöre de çok büyük kolaylıklar sağlandı. Onlar da yeni sanayi teşebbüsleri kurmakta mazhar oldukları teşvikleri kullandılar. Yalnız sermaye birikimi çok yoktu. Daha evvel söylediğim gibi devlet ticareti ve pazarı muhafaza etmekle birlikte kârları kontrol altında tuttuğu için büyük çapta sermaye birikim imkanları çok sınırlı idi.


SAVUNMA SAVAŞLARININ FİNANSI İÇİN EKONOMİDEN BÜYÜK FEDAKARLIKLAR İSTENDİ


Bu sanayi hamlesine müteşebbisler neden katılmadı?

Burada bir parantez açalım. Savunma savaşlarında ilk büyük yenilgi Kaynarca Antlaşmasıyla biten 1768-74 savaşında alınmıştır. Bu yenilgiden sonra devlet savunma savaşlarını finanse edebilmek için ekonomiden büyük fedakarlıklar istedi. Vergi yükü önemli ölçüde arttı. Savaş için ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri onları üreten insanlardan vergi olarak almaya başladı. Osmanlı adaletine göre kim ne kadar üretiyorsa ondan o kadar vergi almaya yöneldiler. Bu bir parça işini genişletme imkanı bulan müteşebbislere çok ağır bir darbe indirdi. Çünkü devlet bu talepleri Batıda olduğu gibi piyasa fiyatından yapmıyordu. Piyasa fiyatından yapsaydı savaş zenginleri ve müteşebbisleri oluşurdu. Bu uzun vadede ekonominin lehine olurdu ama kısa ve orta vadede insanların aleyhine olacaktı.

Provizyonizm ilkesi burada da devreye girmiş…

Evet. Bu sebeple savaş için ihtiyaç duyduğu malları kimler üretiyorsa onlardan vergi olarak aldı. Kaynarca'dan sonraki birçok savaşta da bu uygulama yoğun bir şekilde devam etti. Devlet bu taleplerini piyasa fiyatının altında yapıyordu. Mesela devlet demire ihtiyaç duyuyor. Demir üreten ocaklara bu talebini bildiriyor ve bunları düşük bir fiyattan alıyor. Eskiden beri alıyordu ama az miktardaydı. Vergi gibi karşılanıp katlanılıyordu. Devletin talepleri çok arttığı zaman küçük ölçekli firmalar, diyelim yüz ton ürettiği demirden 5 tonunu devlet alıyorsa vergi gibi karşılanır. Ama 70-80 ton istediğinde bu üreticiler için büyük yük getirdi. Çünkü piyasa fiyatının altında veya hiçbir kâr tanımayan bir talepti bu.

Ayrıca savaşların çok büyük gider maddesi olduğu anlaşılıyor. O zaman muazzam bütçe açığı veriyor ve devlet bu düşük fiyattan aldığı malların bedelini dahi ödemekte zorluk çekiyor. Düşük fiyata aldığı malların karşılığını bile ödeyemediği oluyor. Bu 1770'lerden 1830'lara kadar devam eden bir süreçtir.

Bu dönem de devlet bir şey daha yaptı. İhtiyaç duyduğu malları piyasa fiyatının altında ödemek için bile geliri olmadığı için zenginlerin terekelerine el koymaya başladı. Daha evvel devlet görevlisi olanların terekelerini zaten alıyordu. Ama devletle bağlantısı olmayan esnafın, reayanın, tüccarın terekesine müdahale etmeyi İslam hukuku çerçevesinde hiçbir zaman düşünmedi. Ama bu devirde bir hayat memat meselesiyle karşılaşınca zenginlerin de terekelerine el koydu. Zengince bir esnaf, üretim yapan bir tüccarı haber aldığı zaman onun terekesine el koydu. Ama devlet hukuk rejimini değiştirmediği için hakkı olmayan bu müdahaleyi şöyle b,r hukuki formülle yaptılar. Savaş giderleri fazla olan Devleti Aliyyeye savaş bitinceye, devletin hazinesi rahatlayıncaya kadar mirasçılar borç versin dediler.

Uyuldu mu bu yeni kurala, geri ödeme yapıldı mı?

Yaptılar. Esham, borç senedi verdiler. Osmanlı devleti hukuka hep riayet etmiştir. Sapma yok denecek kadar azdır. Yalnız burada bizi ilgilendiren iktisadi bakımdan bu işyerlerinin kapatılmış olması, yani yatırım çözülmesi dediğimiz sürece yol açılmış olmasıdır. Bir sanayici, tüccar müşterileriyle, tezgahlarıyla dağıldıktan sonra mirasçılar borcu geri almış veya almamış çok önemi yoktur. 70-80 sene süren bu sürecin sonunda sanayileşme başladığında birikim iyice dibe vurmuş durumda idi. Onun için Tanzimatın sanayileşme ve özel sektöre teşvikler ve imkanlar tanıma politikası çok uzun süre sonra meyvelerini verebilirdi. Nitekim Türkiye tarihinde özel sektörün hayat bulması 20. yüzyılın sonlarında ancak mümkün olabilmiştir denebilir.

O sürecin sonucu mudur 1980'ler?

Cumhuriyet dönemini biliyoruz. Cumhuriyetin başında da özel sermaye yok. Devlet yapıyor birçok yatırımı. Özel sektörde birkaç küçük müteşebbis var. Vehbi koç, Sabancı'nın babası ve diğer birkaç kişi. Vehbi Koç'un bir küçük bakkal dükkanı vardı. Sermaye birikimi yoktur. Birikim kolay olmaz. Batıda sanayi devrimi 1760-1800 yıllarında meydana geldi. Ama onu hazırlayan sermaye birikimi 1500'lerde başlıyor. 250-300 senelik bir sermaye biriminin ardından sanayi devrimi oluyor.


TEKNOLOJİK GELİŞMEYİ KOLAYLAŞTIRMASA DA HERKESİN ADALET İÇİNDE YAŞAMASINI SAĞLAYAN BİR SİSTEMDİR


Yaygın bir algı var; Osmanlı üreten bir toplum değildi ve bu yüzden Batı karşısında yenik düştü. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Osmanlınınki talan ekonomisiydi. Fetihlerle geçiniyorlardı. Fetihler durunca kendi halkını sömürdü ve sonra dağıldı gitti" diyorlar. Bunu demeye imkan yok. Osmanlı üretim yapıyordu. Üretim olmadan milyonlarca km. kare toprağın üzerinde o kadar insanın yaşaması mümkün değil. Üretim vardı ama küçük ölçekliydi. Ziraatta da, sanayide de küçük birimler hakimdi. Bu küçük ölçekli üretim sistemi Batıdaki sanayi devriminin getirdiği değişim olmasaydı pekala yaşayabilir bir sistemdi. Bu sistemin teknolojik gelişmeyi kolaylaştıran bir sistem değil, ama adalet içinde herkesin kıt kanaat de olsa yaşamasını sağlayan bir yapıyı oluşturduğu da muhakkak.

Kendi dışındaki gelişmelerin aleyhine olması sonucunda…

Evet. Bunun sonucunda her şey altüst oldu.

Çok teşekkür ederiz.

Mehmet Genç kimdir?

4 Mayis 1934'te Arhavi'de doğdu. 1953'te İstanbul'da Haydarpaşa Lisesinden, 1958'de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümünden mezun oldu. 1959'da Ankara Valiliği'nde maiyet memurluğu ve Şereflikoçhisar kazasında kaymakam vekilliği yaptı. 1960'ta İ.Ü. İktisat Fakültesinde Türk İktisat Tarihi Enstitüsüne asistan olarak girdi. 1965'ten 1982'ye kadar aynı Enstitü'de İktisat Tarihi Uzmanı olarak çalıştı. 1983'ten itibaren Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde Öğretim Görevlisi olarak İktisat Tarihi ve Tarih Metodolojisi dersleri verdi. 1985-1988 yıllarında TRT'de danışman olarak çalıştı ve aynı yıllarda TRT televizyonlarında çok sayıda kültür ve bilim sohbetleri yaptı. 1985-2002 yıllarında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Yüksek Lisans ve Doktora sınıflarında Tarih ve Sosyal Bilimler konusunda dersler verdi. 1996'da İ.Ü. Edebiyat Fakültesi'nde Genel Sosyoloji ve Metodoloji dalında Doktora Şeref Diploması tevcih edildi. 1999'da emekliye ayrıldı. Halen İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nin Tarih Bölümünde ile İ.T.Ü. İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Osmanlı İktisat Tarihi dersleri vermektedir.

1973'ten itibaren Osmanlı İktisat Tarihi alanında millî ve milletlerarası birçok seminer ve toplantıya katılmış ve çok sayıda tebliğ sunmuştur. Çeşitli dergilerde Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Yunanca'da yayınlanmış birçok makalesi vardır. Bu tebliğ ve makalelerin önemli bölümü bazı ilavelerle "Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi", adı ile Ötüken Yayınevinden 2000 yılında kitap olarak yayınlanmıştır.

Kitap, yayınlandığı yıl içinde Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Fikir Dalında ödüle layık görülmüştür. Yazarın Türkiye İktisat Tarihi alanındaki katkıları hakkında Doğu-Batı dergisinin 12. Sayısında (Ağustos-Ekim 2000) Dr. Erol Özvar'ın "Belgeden Modele Uzanan Portre" başlıklı uzun bir tahlili yayınlanmıştır.


Kaynak: Dünya Bülteni

_________________
“…sonra, sarsılan hafıza düzeliyor, yumuşak ve tek düzenli görüntülerle beslenerek sakinleşiyordu. Patron gene yolculuğa çıktı: Turgut aynı düzeni gene yaşadı. Patron döndü: gevşek bir vicdan azabiyla geçen günlere acıdı. Sivri köşelerin yontulduğu, insanın hiçbir yerini acıtmayan bir yaşantıydı bu…” sayfa 331


Çevrimdışı
 Profile bak  
 
Forumu Daha İyi Nasıl Kullanabileceğinizi Öğrenmek İçin Tıklayın Kur'an Nesli Dergisinin Yeni Sayısını İncelemek İçin Tıklayın
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni konu gönder Konuya cevap yaz  [ 2 ileti ] 

Pano anasayfası » DİĞER KONULAR » Düşünce - Bilim » Düşünce - Bilim

Tüm zamanlar UTC + 2 saat [ DST ]


 BU KONUYLA BENZER KONULAR

 FORUM
 YAZAR
[RÖPORTAJ] Şeriat Fıtrat ile Örtülür  Fıkıh / İslam Hukuku  MuratK
[RÖPORTAJ] İtikadda Mezhep Olur mu?  Fıkıh / İslam Hukuku  MuratK
[RÖPORTAJ] Bir Kimse Mezhepsiz Olur mu?  Fıkıh / İslam Hukuku  MuratK
Khalid Zighari ile Röportaj  Güncel  addas
Zaferler Korkularını Yenmiş Milletlerin İşidir (röportaj)  Güncel  addas

 Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Git:  
cron